Dünya

Gerilen Dünya Konjonktürü ve Silahlanmanın İklim Mücadelesine Etkileri

1. Küresel Gerilimler ve Silahlanmanın Tırmanışı

Dünya, 2020’li yılların ortasına yaklaşırken, büyük bir jeopolitik belirsizlik içinde hızla artan savunma harcamalarıyla iklim krizinin keskinleştiği bir döneme girmiş durumda. Ukrayna Savaşı, İsrail-Filistin gerilimi, Güney Çin Denizi’ndeki askeri hareketlilik ve Kuzey Kutbu’nda artan rekabet gibi krizler, ülkeleri güvenlik önceliklerini yeniden tanımlamaya zorladı. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, 2024 yılında küresel askeri harcamalar 2,44 trilyon doları aşarak tarihin en yüksek seviyesine ulaştı [1]. Ancak bu devasa bütçelerin çevresel etkileri sıklıkla göz ardı ediliyor. Silahlanmaya yapılan yatırımlar, yalnızca küresel güvenlik mimarisini değil, aynı zamanda gezegenin iklim dengesini de tehdit ediyor. Zira savunma faaliyetleri, doğrudan ve dolaylı yollarla iklim değişikliğini hızlandırmakta ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmayı giderek zorlaştırmaktadır.

Dünya askeri harcamaları, bölgelere göre, 1988-2024
**1991 yılında Sovyetler Birliği için veri bulunmaması, o yıl için toplamın hesaplanamayacağı anlamına gelmektedir.
Kaynak: SIPRI Askeri Harcamalar Veritabanı, Nisan 2025.

2. Orduların Görünmeyen Ayak İzi

Askeri faaliyetlerin ayak izi, resmi raporlarda sıklıkla eksik kalıyor. Ancak yapılan tahminler, orduların küresel karbon ayak izinin %5.5’inden sorumlu olduğunu gösteriyor [2]. Eğer dünya orduları bir ülke olsaydı, Çin, ABD ve Hindistan’ın ardından dördüncü en büyük karbon salımcısı olacaklardı.

Örneğin, yalnızca ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), 2021 yılında 51 milyon metrik ton karbondioksit eşdeğeri emisyon üretti [3]. Bu miktar, İsveç gibi bir ülkenin yıllık toplam emisyonuna eşit. NATO ülkelerinin 2023 yılında gerçekleştirdiği toplam askeri faaliyetler ise 233 milyon metrik ton CO₂ salımına neden oldu [4]. Bu rakam, örneğin Hollanda’nın yıllık emisyonlarından daha fazla.

Üstelik bu veriler tam anlamıyla şeffaf değil. Paris Anlaşması ve Kyoto Protokolü gibi uluslararası iklim anlaşmaları, ülkelerin askeri emisyonları raporlamasını zorunlu tutmuyor [5]. Böylece askeri sektör, küresel emisyon envanterlerinin “gizli devi” kalmaya devam ediyor.

2019 Yılı için ilk beş ülke ile karşılaştırıldığında küresel askeri ayak izi
**Rakamlar sadece CO2 içindir, CO2e8 için değildir.
Grafik: Responsible Science Mayıs 2023 sayısı
Kaynak: Parkinson, Cottrell (2022). Askeriyenin Küresel Sera Gazı Emisyonlarının Tahmini. SGR/CEOBS.[9]

3. Küresel Siyasi Gelişmeler ve İklim Politikaları

Günümüzün siyasi atmosferi, çevresel önceliklerin her geçen gün daha fazla askeri ve güvenlik kaygıları tarafından gölgede bırakıldığı bir süreci işaret ediyor. 2022’de patlak veren Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Avrupa’nın birçok ülkesi savunma bütçelerini olağanüstü düzeyde artırırken, enerji arz güvenliği endişeleri iklim taahhütlerini geri plana itti. Almanya’nın “Zeitenwende” (dönüm noktası) politikası doğrultusunda savunma harcamalarını GSYİH’nin %2’sinin üzerine çıkarması ve Polonya’nın tarihteki en büyük askeri modernizasyon programını başlatması bu dönüşümün somut örnekleri arasında yer alıyor.

Benzer bir eğilim Asya-Pasifik’te de gözlemleniyor. Çin’in artan askerî kapasitesi, Tayvan üzerindeki baskılar ve Güney Çin Denizi’ndeki deniz yetki alanı ihtilafları, Japonya ve Güney Kore gibi ülkeleri yeniden silahlanmaya sevk etti. Japonya, İkinci Dünya Savaşı sonrası ilk kez bu denli yüksek bir savunma bütçesi ayırırken, Avustralya ise AUKUS anlaşması kapsamında nükleer denizaltı edinme yoluna gitti. Tüm bu gelişmelerin ortak noktası, iklim gündeminin geri çekilmesi ve çevre politikalarının aciliyetini yitirmesi.

Orta Doğu’da ise güvenlik tehditleri ve sürekli çatışma hali, çevresel yıkımın süreklileşmesine neden oluyor. İsrail-Filistin çatışması, altyapı yıkımı ve kaynak kısıtıyla birleşerek ekosistemleri tahrip ederken, İran ve Körfez ülkeleri arasında süren rekabet, bölgeyi askeri yatırımlar açısından ısındırmaya devam ediyor. Bu denklemde iklim krizi, ne politika belgelerinde ne de kamuoyunun önceliklerinde anlamlı bir yer bulabiliyor.

Küresel Güney’in birçok bölgesinde –Latin Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya– çevre politikaları sık sık siyasi istikrarsızlık, ekonomik krizler ve borç sarmalı nedeniyle askıya alınıyor ya da sembolik düzeyde kalıyor. Brezilya’da Lula yönetimi Amazon koruma politikalarını yeniden canlandırmaya çalışsa da, tarım ve madencilik lobilerinin baskısı altında uygulamada birçok taahhüt karşılıksız kalıyor.

Daha da önemlisi, dünya genelinde yükselen otoriter popülizm dalgası, ulusal egemenlik ve güvenliği ön plana çıkarırken, iklim değişikliği gibi küresel ve kolektif eylem gerektiren konuları marjinalleştiriyor. İklim hedefleri, bu anlayışa göre ekonomik büyümenin, enerji bağımsızlığının ve ulusal güvenliğin önünde bir “engel” görülüyor. Bu nedenle birçok ülkede iklim politikaları ya erteleniyor ya da sadece sembolik söylemler düzeyinde tutuluyor.

Tüm bu siyasi örüntü, çevre ve güvenlik arasındaki dengenin bozulduğunu ve iklim değişikliğiyle mücadelede küresel bir kararlılık eksikliğini ortaya koyuyor. Sorunun ulus-devlet sınırlarını aşan niteliği dikkate alındığında, mevcut siyasi yaklaşımlar uzun vadeli çözüm üretmekten çok uzak kalıyor.

4. İklim Finansmanı mı, Silahlanma mı?

Silahlanmaya ayrılan kaynaklar, iklim kriziyle mücadele için ayrılabilecek finansmanı ciddi şekilde gölgede bırakıyor. Transform Defence Initiative’ın 2024 tarihli raporuna göre, gelişmiş ülkeler 2013-2021 yılları arasında silahlanmaya 9,45 trilyon dolar harcarken, iklim değişikliğiyle mücadeleye yalnızca 243,9 milyar dolar ayırdı [6]. Başka bir deyişle, savunmaya harcanan her 39 dolara karşılık iklim için sadece 1 dolar yatırım yapıldı.

2023 yılında sadece NATO ülkeleri, askeri harcamalara 1,26 trilyon dolar ayırdı [4]. Bu meblağ, gelişmekte olan ülkelere vaat edilen yıllık 100 milyar dolarlık iklim finansmanının 12 katından fazla. Paris İklim Anlaşması hedeflerinin gerçekleşebilmesi için gelişmiş ülkelerin ciddi bir finansal seferberlik başlatmaları gerekirken, tam tersi bir yönelim gözleniyor: iklim bütçeleri artmıyor, aksine askeri bütçeler büyüyor.

5. Savaşların Doğrudan Çevresel Yıkımı

Bunun yanında yapılan askeri harcamalar ve ekonomik baskıları diplomatik uzlaşma noktasından ülkeleri uzaklaştırıyor ve sıcak çatışma ihtimallerini artırıyor. Savaşlar sadece insanlar için değil, doğa için de felaket anlamına geliyor. Ukrayna’daki savaş bu gerçeği açıkça gösteriyor. 2022-2024 yılları arasında çıkan orman yangınları, yıkılan enerji altyapısı ve patlayan sanayi tesisleri nedeniyle yaklaşık 230 milyon ton sera gazı atmosfere salındı. Bu rakam, birçok küçük ve orta ölçekli ülkenin yıllık emisyonlarını aşan bir değer [7].


Sadece yangınlar değil; bombalamalar, toprağın ağır metallerle ve kimyasallarla kirlenmesine, yer altı su kaynaklarının zehirlenmesine ve tarım arazilerinin kullanılamaz hale gelmesine neden oluyor. 1991 Körfez Savaşı’nda, Kuveyt’te yakılan petrol kuyularından çıkan duman, o yılın küresel salımının %2’sine denk gelmişti [8].

Ayrıca savaş sonrası yeniden inşa süreçleri de yeni bir dalgası yaratıyor. Yıkılan şehirlerin tekrar inşa edilmesi için gereken çimento, çelik ve diğer enerji yoğun malzemeler, uzun vadeli emisyon artışlarına yol açıyor.

**Ukrayna’nın Odessa kentindeki petrol deposunda Rus füzelerinin neden olduğu yangın
Fotoğraf: Reuters

6. Askeri Emisyonların Hesaplanmaması: Büyük Bir Boşluk

Paris Anlaşması kapsamında ülkeler, ulusal bütçelerini açıklamakla yükümlü. Ancak askeri operasyonlardan kaynaklanan emisyonlar bu bütçelerin dışında tutulabiliyor [5]. Bu durum, emisyon azaltım hedeflerini olduğundan daha gerçekçi göstermeye yarıyor, fakat gezegenin gerçek karbon yükünü maskelemekten başka bir işe yaramıyor.

Örneğin Birleşik Krallık, kendi resmi iklim raporlarında askeri faaliyet kaynaklı salımını dahil etmiyor. ABD, sadece sabit üslerden kaynaklanan emisyonları raporluyor; seferî operasyonlardan veya denizaşırı üslerden kaynaklanan salımlar hesap dışı bırakılıyor [3].

Bu sistematik eksiklik, iklim krizinin gerçek büyüklüğünü kavramamızı ve doğru politikalar üretmemizi ciddi şekilde engelliyor.

7. Çözüm Yolları: Güvenlik ve Çevreyi Birlikte Düşünmek

İklim krizi, artık yalnızca çevreci bir mesele değil; aynı zamanda küresel güvenliğin temel bir bileşeni. Kuraklıklar, gıda krizleri, su kıtlığı ve göç hareketleri gibi iklim kaynaklı riskler, gelecekte çok daha büyük istikrarsızlıklara yol açacak.

Bu yüzden geleceğin güvenlik politikalarının artık sadece askeri hazırlıklarla sınırlı kalmaması gerekiyor. Bunun için;

– Askeri Emisyonların Şeffaf Raporlanması: Paris Anlaşması’na ek protokollerle, ülkeler askeri kaynaklı emisyonları da raporlamak zorunda bırakılmalı.
– Bütçesel Önceliklerin Yeniden Yapılandırılması: Silahlanmaya ayrılan kaynakların bir kısmı, iklim dayanıklılığı projelerine yönlendirilmelidir.
– Askeri Teknolojilerde Yeşil Dönüşüm: Askeri araçlar, üsler ve altyapılar için temiz enerji çözümleri geliştirilmeli.
– Uluslararası Anlaşmalarla Silahlanma ve İklim Bağlantısı Kurulması: Örneğin NATO gibi savunma ittifakları, kendi karbon ayak izlerini azaltmayı resmi hedefleri arasına almalıdır.

gibi adımlara ihtiyacımız var. Bu bağlamda, bazı ülkelerde geliştirilmeye başlanan yenilikçi çözümler dikkat çekmektedir. Örneğin, ABD ve Almanya’da askeri üslerde güneş ve rüzgâr enerjisi kullanımı artırılmakta, dizel jeneratörlerin yerini batarya destekli enerji sistemleri almaktadır. Ayrıca, İngiltere Savunma Bakanlığı 2030’a kadar tüm kara filosunu karbon nötr hale getirme taahhüdünde bulunmuştur. Bu tür örnekler, askeri modernizasyonun çevresel duyarlılıkla birlikte ilerleyebileceğini göstermesi açısından önemlidir.

8. Sonuç: Gezegen İçin Yeni Bir Güvenlik Anlayışı Şart

Bugün silahlara harcanan her kuruş, geleceğin yaşanabilir dünyasından çalınan bir kaynaktır. Dünya, 1,5°C hedefini tutturmak için zamana karşı yarışırken, giderek artan askeri harcamalar hem emisyon limitlerini tüketiyor hem de çözüm için gerekli finansal kaynakları azaltıyor.

Özetle, günümüzde silahlanma yarışı sadece barışı değil, gezegenin geleceğini de tehdit ediyor. İklim krizinin boyutları büyürken, devletlerin güvenlik anlayışlarını da yeniden düşünmeleri, sürdürülebilir bir dünya için askeri harcamaları azaltarak çevresel yatırımlara yönelmeleri her zamankinden daha hayati hale gelmiş durumda. Eğer gelecekte yaşanabilir bir dünya istiyorsak, güvenlik politikalarını da iklim krizi gerçeğiyle uyumlu hale getirmek zorundayız.

Bu nedenle, barış ve çevre artık birbirinden ayrı düşünülmemeli. Silahlanma yarışını frenlemek, aynı zamanda gezegenimizi korumak anlamına geliyor. Güvenlik politikalarının yeniden tanımlanarak çevresel güvenliğin merkeze alınması şart. Eğer gerçekten daha güvenli bir gelecek istiyorsak, bunu silahlar geliştirip duvarlar örerek değil, ortak yaşam alanımızı koruyarak başarabiliriz. Çevresel sürdürülebilirlik, adil kaynak dağılımı ve diplomatik adaletin uzun vadeli barışın ve toplumsal refahın temeli olduğu unutulmamalıdır.

KAYNAKÇA

  1. SIPRI – https://www.sipri.org/
  2. IPB (International Peace Bureau) – https://ipb.org/climate-the-military-how-global-militarization-is-costing-us-the-earth/
  3. The Atlantic – https://www.theatlantic.com/science/archive/2024/01/military-emissions-climate-cop28/677151/
  4. Transform Defence Initiative – https://transformdefence.org/transformdefence/stats/
  5. Euronews – https://www.euronews.com/green/2023/07/10/glaring-gap-why-dont-militaries-have-to-report-their-greenhouse-gas-emissions
  6. Transform Defence Initiative https://transformdefence.org/publication/climate-collateral-how-military-spending-accelerates-climate-breakdown/
  7. The Guardian – https://www.theguardian.com/world/2025/feb/24/forest-fires-push-up-greenhouse-gas-emissions-from-war-in-ukraine
  8. IPS Journal – https://www.ips-journal.eu/topics/economy-and-ecology/war-is-a-climate-killer-6094/

Parkinson, Cottrell (2022). Askeriyenin Küresel Sera Gazı Emisyonlarının Tahmini. SGR/ CEOBS. – https://www.sgr.org.uk/publications/estimating-military-s-global-greenhouse-gas-emissions

Yazar hakkında

Serhat Erikci