İklim değişikliği, uzun yıllar boyunca geleceğe ait soyut bir çevre sorunu olarak ele alındı. Ancak, Melissa Kasırgası’nın Jamaika’yı yerle bir etmesinin, Filipinler’de art arda yaşanan süper tayfunların ve Amazon havzasında artan ekolojik baskının hemen ardından toplanan COP30, iklim krizinin artık soyut bir gelecek senaryosu değil, eş zamanlı ve çok boyutlu bir küresel gerçeklik olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Bilimsel veriler, küresel sıcaklık artışının 1,5°C sınırını fiilen aştığını; mevcut taahhütler yerine getirilse bile dünyanın yüzyılın sonuna doğru en iyi ihtimalle 2,5°C daha sıcak bir gezegene ilerlediğini ortaya koyuyor. Birleşmiş Milletler’in son NDC Sentez Raporu [1], mevcut planlar tam uygulansa bile 2035’te küresel emisyonların 2019 seviyesinin yalnızca %19–24 altına inebildiğini gösteriyor. Oysa gezegenimiz için kritik eşik olan küresel ısınmanın 1,5°C’de sınırlandırılabilmesi için yaklaşık %60 azaltım gerekiyor. Böyle bir tabloda Brezilya’nın Belém kentinde düzenlenen COP30, yalnızca yeni kararların değil, aynı zamanda geçmişte yapılamayanların ve ertelenen sorumlulukların da tartışıldığı bir zirveye dönüştü.

COP30’da Neler Oldu? Kararlar ve Kararsızlıklar
COP30’un sonunda açıklanan nihai metin, fosil yakıtlar, finansman ve doğa başlıklarında sınırlı ilerlemeler içerirken, birçok ülke ve sivil toplum aktörü açısından ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Fosil yakıtlar konusunda, COP28’de ilk kez dile getirilen “fosil yakıtlardan uzaklaşma” ifadesi korunmakla birlikte, bu dilin güçlendirilmemesi dikkat çekti. Nihai metinde ülkeler fosil yakıt kullanımını azaltmaya yönelik eylemlerini yalnızca “gönüllü” olarak hızlandırmaya çağrıldı; bağlayıcı bir takvim ya da zorlayıcı mekanizma ortaya kon(a)madı. Petrol ve gaz üreticisi ülkelerin “her ülkenin kendi ekonomik koşullarına göre yol çizmesi gerektiği” yönündeki ısrarı, bu başlıkta daha güçlü bir uzlaşının önüne geçti.

Finansman meselesi de COP30’un en tartışmalı alanlarından biri oldu. Gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkelere iklimle mücadele için 2035’e kadar yıllık en az 300 milyar dolar sağlama taahhüdü, iklim krizinden en ağır şekilde etkilenen ülkelerin ihtiyaç duyduğunu belirttiği seviyenin oldukça altında kaldı. Kamu ve özel kaynaklardan toplam 1,3 trilyon dolarlık bir finansman hedefi dile getirilse de, bunun nasıl ve hangi araçlarla sağlanacağı netleştirilemedi. Uyum finansmanının üç katına çıkarılması hedefi önemli bir adım olarak sunulmuş olsa da, bu kaynağın ne kadarının gerçekten kamu bütçelerinden karşılanacağı da belirsizliğini koruyor.
Doğa ve ormansızlaşma başlığında ise zirvenin Amazon havzasında yapılmış olması sembolik bir önem taşıdı. Brezilya’nın tropikal ormanları korumaya yönelik fon ve yol haritası girişimleri dikkat çekse de, bu planların nihai anlaşma metnine bağlayıcı şekilde dahil edilmemesi de bizlere doğa temelli çözümlerin yine ikincil bir konumda kaldığını gösteriyor.
Neden Yetersiz Kaldı?
COP30’un sınırlı sonuçlar üretmesinin arkasında hem yapısal hem de politik nedenler fazlaca boy gösteriyor. ABD’nin zirveye resmi bir heyet göndermemesi, müzakerelerde ciddi bir boşluk yarattı. Özellikle fosil yakıt üreticisi ülkelerin direnci karşısında dengeleyici bir aktörün eksikliği, daha iddialı kararların alınmasını zorlaştırdı. Bunun yanı sıra, COP süreçlerinde yıllardır süregelen konsensüs zorunluluğu**, en az istekli aktörlerin bile ilerlemeyi yavaşlatabilmesine olanak tanıyor.
**(COP zirvelerinde kararlar oy çokluğuyla değil, konsensüs ile alınır. Bu da yaklaşık 200 ülkenin hiçbirinin açık itiraz etmemesi gerektiği anlamına gelir. Bu sistem, iklim eylemini hızlandırmak isteyen ülkelerin önüne ciddi bir engel koyarken, fosil yakıtlara bağımlı az sayıda ülkenin bile süreci yavaşlatabilmesine olanak tanır. Sonuçta ortaya çıkan kararlar çoğu zaman bağlayıcılığı düşük, en az itiraz görecek şekilde yumuşatılmış metinler olur.)
Bir diğer temel sorun ise azaltım ve adaptasyon arasındaki dengenin kurulamaması. COP30’da adaptasyon, yani iklim krizinin kaçınılmaz etkilerine uyum sağlama meselesi öne çıkarılmaya çalışıldı. Ancak sera gazı emisyonları azaltılmadan adaptasyonun da bir sınırı olduğu gerçeği, zirvede sık sık dile getirilmesine rağmen somut azaltım adımlarına dönüşmedi. BM Çevre Programı’nın açıkladığı Emisyon Açığı verileri, küresel emisyonların hâlâ artmaya devam ettiğini ve azaltımın fiilen başlamadığını açıkça ortaya koyuyor. [2]
COP30’un Yeni Gündemleri: Adaptasyon ve Dezenformasyon
Tüm bu eksiklere rağmen COP30, iklim müzakereleri açısından bazı yeni ve önemli başlıkları da gündeme taşıdı. Bunlardan ilki, Küresel Adaptasyon Hedefi (GGA) tartışmaları oldu. Küresel ölçekte ortak bir adaptasyon hedefinin kabul edilmesi, özellikle iklim felaketlerine en kırılgan ülkeler için daha fazla politika ve finansman akışı anlamına gelebilir. Bu hedefin kabulü, COP30’un nadir başarı göstergelerinden biri olarak değerlendiriliyor.
Bir diğer kritik yenilik ise dezenformasyonun ilk kez resmî COP gündemine girmesi oldu. Fosil yakıt endüstrisi ve iklim inkârcılığıyla bağlantılı yanlış bilgi kampanyalarının, iklim eylemini yıllardır nasıl yavaşlattığı artık açıkça kabul ediliyor. Brezilya’nın “Hakikat COP’u” vurgusu ve dezenformasyonla mücadele çağrıları, önümüzdeki yıllarda iklim politikalarının yalnızca teknik değil, aynı zamanda bilgi ve iletişim alanında da bir mücadeleye dönüşeceğini gösteriyor.

Türkiye Perspektifi: COP31 Yolunda Antalya
Türkiye açısından COP30, hem diplomatik hem de politik açıdan önemli bir zirve oldu. Türkiye, bu süreçte güncellenmiş Ulusal Katkı Beyanı’nı açıklayarak iklim politikalarına dair yeni hedeflerini kamuoyuyla paylaştı. Açıklanan beyana göre Türkiye, 2035 yılına kadar sera gazı emisyonlarını belirli bir seviyede sınırlamayı ve bu süreçte düşük karbonlu kalkınma modeline geçişi hızlandırmayı hedeflediğini duyurdu. Enerji dönüşümü, yenilenebilir kaynakların payının artırılması, sanayide verimlilik uygulamaları ve sürdürülebilir şehircilik politikaları bu hedefin temel bileşenleri arasında yer aldı.
Türkiye’nin COP30 Ulusal Katkı Beyanı, yalnızca teknik bir azaltım planı olarak değil; aynı zamanda kalkınma ve iklim politikalarının birlikte ele alındığı bir çerçeve olarak sunuldu. Açıklamalarda, bu belgenin iklime dirençli bir gelecek inşa etmeyi amaçladığı ve toplumun tüm kesimlerini kapsayan bir yaklaşım benimsediği vurgusu özellikle yapıldı. Bu yönüyle Ulusal Katkı Beyanı, Türkiye’nin iklim krizini yalnızca çevresel bir mesele olarak değil, bütüncül bir dönüşüm süreci olarak ele alma niyetini ortaya koydu.
Bununla birlikte, Türkiye’nin açıkladığı hedefler bilimsel çevreler tarafından temkinli bir iyimserlikle karşılandı. Emisyon artışını sınırlamaya dayalı yaklaşımın, küresel 1,5°C hedefiyle ne ölçüde uyumlu olduğu tartışma konusu. Uzmanlar, mutlak emisyon azaltımını esas alan daha bağlayıcı politikaların artık kaçınılmaz olduğunu açıkça ortaya koymakta; bu kapsamda açıklanan hedeflerin yalnızca beyan düzeyinde kalmaması ve uygulama süreçlerinin sıkı ve sürekli biçimde izlenmesinin önem taşıdığını güçlü bir biçimde vurgulamaktadır.

COP30 süreci, Türkiye açısından iklim diplomasisinin bilinçli ve stratejik biçimde güçlendirildiği kritik bir döneme işaret etmektedir. Zirve kapsamında gerçekleştirilen ikili görüşmeler, geliştirilen uluslararası iş birlikleri ve farklı platformlarda sürdürülen yoğun temaslar, Türkiye’nin iklim politikalarında daha görünür, etkin ve belirleyici bir aktör olma yönündeki kararlı iradesini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu çerçevede, COP31’e ev sahipliği yapma yönünde sergilenen güçlü istek de söz konusu diplomatik hamlelerin tamamlayıcı ve anlamlı bir uzantısı olarak değerlendirilebilir.
COP30’un Türkiye açısından en belirleyici sonucu, COP31’e ev sahipliğinin resmen Türkiye’ye verilmiş olması oldu. 2026 yılında Antalya’da düzenlenecek olan COP31, Türkiye’yi yalnızca bölgesel değil, küresel iklim diplomasisinin de merkezine taşıyacak. Bu karar, Türkiye için bir olasılığın ötesinde, iklim politikalarının uluslararası ölçekte görünür hâle geleceği somut bir sorumluluk alanı yaratıyor.
Antalya; ulaşım altyapısı, konaklama kapasitesi ve büyük ölçekli organizasyon tecrübesiyle bu zirve için güçlü bir lojistik zemine sahip. Ancak COP31’in Türkiye’de yapılması, teknik ve organizasyonel hazırlıkların ötesinde politik bir anlam da taşıyor. Türkiye’nin mevcut iklim hedefleri, emisyon artışını sınırlı ölçüde yavaşlatmayı öngörürken, COP31 süreci daha iddialı azaltım hedefleri, kömürden çıkış tartışmaları, yenilenebilir enerji yatırımlarının hızlandırılması ve adil dönüşüm politikalarının güçlendirilmesi yönünde ciddi bir fark yaratacaktır. Bu bağlamda ev sahipliği, Türkiye açısından bir vitrin olmanın ötesinde, iklim politikasının yönünü belirleyecek bir eşik niteliği taşıyacak.

Sonuç: COP30’dan COP31’e Türkiye İçin Bir Eşik
COP30, iklim krizinin boyutları karşısında yetersiz kalan küresel iradeyi bir kez daha görünür kıldı. Fosil yakıtlar konusunda bağlayıcı kararların alınamaması, finansman vaatlerinin belirsizliği ve emisyon azaltımındaki gecikme, bu zirveyi kaçırılmış bir fırsat hâline getirdi. Ancak aynı zamanda COP30, adaptasyon, dezenformasyonla mücadele ve yerli toplulukların görünürlüğü gibi başlıklarda geleceğe dair önemli işaretler de sundu.
Bu çerçevede COP31, Türkiye açısından iklim politikalarının uluslararası düzlemde daha güçlü ve bütüncül biçimde ortaya konabileceği kritik bir dönüm noktası niteliği taşımaktadır. Antalya’da düzenlenecek bir COP, Türkiye için mevcut hedeflerin daha net, kapsayıcı ve güven artırıcı biçimde sunulması kadar, daha iddialı, şeffaf ve katılımcı iklim politikalarının kurumsallaştırılması açısından da önemli bir fırsat alanı yaratmaktadır. Sivil toplumun, gençlerin ve akademinin bu sürece aktif katılımı sağlanabilirse, COP31 Türkiye için yalnızca bir zirve değil, iklim inkârcılığındansa iklim bilincinin ve konunun bilimsel yönleriyle ele alındığı fikir ortamının öne çıktığı bir dönüm noktası olabilir.

Bu süreçte İTÜ Çevre Mühendisliği Kulübü olarak; üniversite temelli bir sivil toplum aktörü, gençlik yapılanması ve akademiyle yakın ilişkiler içinde bulunan bir öğrenci kulübü kimliğimizle COP31 sürecini yakından ve sorumluluk bilinciyle takip etmeye devam edeceğiz. Bu kapsamda bilimsel temelli yayınlar üretmeyi, katkı sunabileceğimiz tüm platformlarda yapıcı ve aktif olarak rol almayı kararlılıkla devam ettireceğiz.
Bizleri takip etmeyi, önerileriniz ve olası iş birlikleri için bizimle iletişime geçmeyi unutmayın; iklim krizi karşısında bilgiyle, dayanışmayla ve ortak sorumlulukla hareket etmeye devam edelim.
KAYNAKÇA
- [1] United Nations Framework Convention on Climate Change. (2025, Ekim 28). 2025 NDC synthesis report. 2025 NDC Synthesis Report | UNFCCC https://unfccc.int/process-and-meetings/the-paris-agreement/nationally-determined-contributions-ndcs/2025-ndc-synthesis-report
- [2] Emissions Gap Report 2025: Off Target – Continued Collective inaction puts Global Temperature Goal at Risk https://wedocs.unep.org/handle/20.500.11822/48854

